“Yok”, çok muğlak bir sözcük
aslında, biraz elastik ve göreceli. Göreceli yani görmeye göre
değişen. Gördükçe kılığı değişen, bir o kadar.
Aklınıza bir “yok”
getirin, en son kurduğunuz “yok” sözüyle biten bir cümleyi getirin
aklınıza.
“Hiç dostum yok!”
“İzlenecek film yok”
“Sevgi yok”
Bütün cümlelerde, varlığına inandığınız o ne ise sizin görüş
ve algı alanınıza girmediği için “yok” diye nitelendirildiği
çıkıyor.
“Hiç dostum yok” dediğiniz zaman, dostluğa yüklediğiniz
anlam o kadar derinleşiyor ki. Dost kavramı bundan yara almıyor,
dikkat ederseniz, sizin algı alanınıza girmemiş bir dosttan söz
ediyorsunuz. Yani her yok dediğimiz ya da sandığımız aslında
var ama biz görmüyoruz. Ama eğer çok dostum var derseniz, dostluk
kavramı daha yüzeysel bir düzeye taşınır. Çokluk daima yüzeydedir,
yokluksa derinde gizlidir.
“Yok” başa bela bir sözcüktür anlam
olarak, parmağınızı bala daldırırsınız her “yok” deyişinizde,
baldan kurtulmak için parmağınızı yalamanız gerekecektir ve yaladığınız
anda balla yani yokla tanışmış olursunuz. O halde bir şeyi görebilmek,
algılayabilmek ve hissedebilmek için aslında onun yok olduğunu
telaffuz ediniz. Sevgi yok, aşk yok, umut yok, mutluluk yok dediğinizde
içinizde varolan ama yok görünen her duygu hevesle canlanmaya
başlar.
Bugün gördüğünüz bir “yeni şey” var mı? Mesela bir kitap
gördünüz, o kitap dün yoktu. Belki de o kitapta yazılanları arıyordu
içiniz, kitap dün yoktu, sizin için yoktu ama bir başkası için
vardı; ve o kitabın yokluk ve varlıkla ilgili bir sorunu da yoktu,
o yalnızca metalaşmış bir enerji olarak algısına gireceği okurları
bekliyordu, hatta hiç okunmasa bile artık bir enerji olarak durarak
hayata karışmıştı.
Kuşkusuz yok’un felsefesini yapmaya devam edeceğiz., burada,
ve herkes yokun peşine düşmelidir, yok varlaştıkça başka yoklar
aranmalıdır. Görünmeyen görünür olduktan sonra başka bir görünmeyenin
görünür kılınması için yol açılır.
Oysa sistem şunu dayatıyor: görünür vardır, bizim reklamını
yaptığımız, bizim beğendiğimiz vardır, gerisi yoktur. Okur şunu
yapmaya alıştı: Çok satanlar listesine bakılır ya da ön sıralara
konmuş kitaplar fazla araştırılmadan satın alınır. Okunur ya
da okunmaz…
Tanıtılan kitap, satın alınan kitap okunan, anlaşılan kitap
değildir ama ünlü bir kitaptır.
Tanıtılan kitap, okunan kitap,
beğenilen kitap çok önemli bir kitap da olmayabilir.
Tanıtılan
kitap o günün popüler düşünce furyasını kaşıdığından parlak görünebilir.
Tanıtılan kitabın yazarı tanıtan kişi ya da kurumun arkadaşı
ya da çalışanı olabilir.
Tanıtılan kitap, zaaflarımızı pohpohladığından
uyuşturucu gibi beğenilebilir.
En nihayeti :
Tanıtılan kitap iyi ve gerçeklik yolunda biraz daha ışık elde
edebileceğimiz bir kitap da olabilir…
Peki ya tanıtılmayan kitap?
Tanıtılmayan kitap, önerilmeyen kitap mıdır?
Önerilmeye değer görülmeyen midir?
Bir kitap, bazen, onu tanıtacak ya da eleştirecek kişiyi aşar,
onun eremeyeceği bir gerçeği açınlayabilir.
Hiç kimse kendini
aşan bir kitabı eleştiremez, doğru dürüst tanıtamaz.
Tanıtılmayan kitap, bazen, erilemeyen kitaptır.
Madem ki her yok, aslında “henüz” görülmeyen olandır.
Bazen
“yok” denen o dönemin karanlığında o kadar parlar ki, yanına
bile yaklaşılamaz.
Bazen tanıtılmayan “yoksanmak” istenen bir
hayatın sözcüsüdür.
O kadar varız ki, yokuz.
Yoklarımız varoldukça, başka yoklar bulacağız…
Hayat bir aşmalar, “yokları” var etmeler zinciridir… Yokları
gördükçe hayat da genişleyecek, gözlerimizin açıları da…
O halde sizce tanıtılmayan kitap, yok mudur? |