Tera Yayın 2006 yılında kurulmuş ve kuruluşundan bu yana 17 kitap
yayınlamıştır. Bu kitapların bir kısmı resimli çocuk masalıdır.
Tera Yayın, hayata bakışta bire bir algıya ulaşmayı, dürüst davranmayı
ve samimi olmayı, insanlaşma yolu olarak görmektedir. İnsan beyni,
sonsuz bir zamanı ve bilgiyi barındırır kuşkusuz. Ve insan, bütünlüğe
giden bu bilinçlenme yolunu, yaşayarak, acı çekerek, gülerek, uyuyarak,
uyanarak yürümeye çalışır.
Tera Yayın’ın kurulması, uyuşma ve bilinçlenme arasında yüzyıllardır
süregiden bir mücadelenin; insanlığın, yaşadıklarını rüyasız bir
uykuya, yani uyuşmaya teslim etmesiyle sonuçlandığı bir döneme rastgelmiştir.
Tera Yayın, kitabın enerji olduğunun farkında olarak, hiçbir fikre,
akıma, veya kişiye savaş açmaz. insani bir projektör tutarak, “olağanlaştırılmış
çürümüş değerler”i okura göstermeye çalışır.
Kuşkusuz, yürüdüğümüz yol zor. Ama her doğru ve gerçek yol zordur
zaten. Şarkı sözlerinden filmlere kadar, herkes, ölmeye, düşmeye
ve çürümeye meyletmişken, hayattan, uyanıştan ve tazelenmekten dem
vurmaktayız. O halde biz edebiyat yapmaktan değil, edepli olmaktan
bahsetmekteyiz.
Uyuşuk bir entelektüelizm yerine, yaşamış bir bilge olmayı savunan
bu yolu katetmek imkansız değil. Çünkü insan, her ne kadar kendisine
unutturulsa da, bir ağacın genlerini taşır. Kökü suyu bulduğunda,
dallarını göğe yükseltir, meyva verir, gölgesini sunar.
Ve Tera Yayın der ki, hayat sonsuzdur. Bilinçlenme,
bu sonsuz zamanda bitimsiz bir etkinlik olarak sürmelidir.
Yayınlanan Kitaplar:
Ruh Durumları (Öykü):
İnsanın gösterdiği yüzü ile iç çatışmalarını, içinde barındırdığı
minik psikopatlıkları sergileyen 18 öyküden oluşan kitaptan kısa
bir alıntı:
“…Yaşamım zora sokmak ve öfkelenmek arasında gerdiğim ipte cambazlıkla
geçiyorken, sen huzur içinde yaşayıp gidiyorsun. Söylesene gerçek
kime daha yakın, sana mı bana mı?...”
Aşkın İki Yüzü (Roman)
Bir ressam, güzelliğiyle tüm erkekleri cezbeden Melike ve ona körcesine
aşık Altan arasında geçen bu roman, bir aşk öyküsünün etrafında aşkı,
güzelliği ve sanatı sorguluyor. Aşkın da sanatın da güzelliğin de
insanın algı boyutuna göre değişen değerler olduğu ustaca anlatılıyor.
Kitaptan bir alıntı:
“ Melike’den yanıt gelmeyince, içindeki burukluk ve itilmişlik duygusu
Altan’ı adeta bir labirentin içine soktu. Kedini peynire ulaşmak
için dönenip duran bir fare gibi hissedince, bir kez daha kendine
acımamak için, sıkıca giyinip gururlu bir tepkiyle cep telefonunu
da evde bırakarak sahile doğru yürümeye karar verdi.”
Gece! Yıldızların Işıklarını Yaksana!
Bir ölüm acısının peşinden hayatı altüst olan bir kadının öyküsüdür.
Bir acının peşinden yaşanacak temelli bir uyanış süreci mi top yekun
bir uyuşma ve yok olma süreci mi olacaktır. Kuşkusuz uyuşma ölümdür.
Bilincin ölümüdür. Oysa yaşanan acının uyandırdığı beyin çocukluktan
bu yana bir sürü sahneyi anımsatır ve yaşayan kişiyi müthiş bir geçmiş
sorgusuna götürür. Bu bir çırpınıştır, bilincin çırpınışı.
“Kirlen incel yit. Yit ki yeniden doğabilesin. İncel ki kopabilesin
kocaman bir geçmişten. Sebep yok mutlanmaya, sebepsiz mutluluğa.
Aynanı al eline ve hiç bırakma....”
Puslar Ülkesi
Bu felsefi bir romandır. Sözü edilen felsefe yaşayarak edinilmiş
bir hayat yolu ve şuurudur. İnsan yaşadıklarının etkisiyle kendini
hayatın içinde hissiz bir varlık olarak bulur. Hissizlik, yokoluşa
giden yola adım atmaktır, bir tür ölümdür. Kitap işte bu yokoluştan
yola çıkarak, kendini ve çevresini dürüstçe soruşturarak varoluş
yani hissediş yoluna girebilmeyi anlatıyor. İnsanların sözcüklerde
yaşadığını oysa “olmanın” “konuşmaktan” daha gerçek ve üst bir hal
olduğunu vurguluyor.
Kitaptan bir alıntı:
“...Yürüyorum. Sefaletime ve yazgıma düşman. Bir şeyler olmalı izleyen
beni geçmişte kalan. Kaç tanesi yaşıyor paramparça ettiğim putlarımdan?
Aşktan, dostluktan ve horgörü çılgınlarının kucaklarından? Putlarım!
Derinlerime mekan tutmuş izbe anlamlar!...”
Azabın Romanı
Bu roman yakın tarihli bir Türkiye manzarası fonunda öznel yaşamların
çıkmazlarını anlatır. Ki bu çıkmaz, yaptıklarından büyük bir azap
duyarak, o azabın zincirine hapis, hiçbir yere ilerleyemeyen sancılı
ruhları anlatır.
Araba yarışları, sokak çocukları, ekstaziye tutsak gençler, tecavüz,
köpekler ve kedilerin yaşamı, Madımak Oteli yangını, içiçe geçmiş
bir yakın tarihli panorama çizmektedir.
Kitaptan bir alıntı:
“Aytül yine yüzünü buruşturdu, yüzünde hep başka yere bakıyormuş
gibi bir ifade vardı. Kim onu oradan çekip alsa, dönüp tekrar o sahneyi
buluyordu, bir fim sahnesinin müptelaları gibi dönüp dönüp tekrar
yaşamak istediği olaydı o, masum kız sahnesi, hayalleri altüst olmuş
beyaz gelinlik sahnesiydi, belki yüzündeki derinliklerin temeli o
gece atılmıştı kocası tarafından, gerdek gecesinde...
“
İç Gerçeğin Romanı
İnsan ne kadar inançlarına, fikirlerine, yürüdüğü ideolojilere sığınsa
da iç dünyasında, kendi kendineyken ya da ikili ilişkilerde başka
davranışlar içinde olabilir. İnsanın kendini deklare ettiği gibi
olmadığı ya da savunduğu fikirleri pratikte uygulamadığı dünyanın
bir gerçeğidir. İdealler savunulmak, beyan edilmek için mi “olmak”
için midir? Bu garip çelişki İç Gerçeğin Romanı’nda dile getirilirken,
sistem tarafından bir uyuşturucu ve tepki emici olarak dayatılan
porno ve insanın sadist mazoşist fantezilerine bu sistemin nasıl
karşılıklar bulduğu, kahramanlar aracılığıyla anlatılıyor.
“Senin tenin ne zaman ete dönüştü sevgilim? Kızma bu sakıncalı soruları
sorduğum için sevgilim. Elbette anımsamak istemezsin bu aşağılanmışlığı
ve yeğdir tüm bunları bir başkasına yaşatma ustalığı...”
Ölüdiri
İnsan, içinde ölüyü ve diriyi de barındıran sonsuz bir zamanı taşır.
İnsan beyni rüyalarından uyandıkça ölülüklerinden çıkar diriliğini
bulur. Ki bunları yaşayabilmek bu aşamalardan geçebilmek için başına
gelen olayların izini sürer. Kitap beş boyuttan söz ediyor: Ölü boyut,
düş boyut, ölüdiri boyut, yeni boyut, diri boyut. Kitap, yaşanan
hiçbir şeyin boşa olmadığını anlatırken, insanların bu boyutlardan
şuurla geçebileceklerini anlatıyor. Kitapta, cennet cehennem kader
zaaflar, düşler, rüya, suretler, cinsel ve midesel doyumsuzluklar
yine alternatif bir roman diliyle anlatılıyor.
Kitaptan bir alıntı:
“...Her gün aynı çukura düşeceğim.” dedi Suna beni duygusuyla itekleyerek.
“O çukurun derinliğini biliyorum, ve senin çukur dediğin aslında
benim ilişkilerim.”
“Ben çukur demedim.” dedim Suna’ya “Bu söz sana ait.”
“Öyle baktın ama çukurdaymışım gibi baktın, yazıklar olsun, sen kimsin,
sen kimsin.”
Çok aydınlıksan aynalaşırsın. Suna bana bakarken kendini görüyor,
benim belki hiçbir şey yapmadan tek bir söz etmeden öylece duruşum
yetiyor ona. Ne kadar acı çekiyor.
çocukluğumun ak saçları
Çocukluk, kendi masalımız gibi gelir. Kimi tatlı anları anımsarken,
yaşama bakış açımızı değiştiren anları unutuş fırtınasına kaptırıveririz.
Aslında çocukluğun konsantre algısını unutmak, kendi kaderini unutmak
gibidir. Çünkü bizler o yoğun günlerdeki çelişkilerimizi sürekli
yaşamaya başlarız.
Çocukluğumun Ak Saçları, belleği sıkmadığınızda akan bir nehir gibi
size bir sürü çocukluk resmini, o resimlerden nasıl etkilendiğinizi
anlatan, hissettiren bir kitaptır. Bir solukta okuyabilir, o soluğu
ömür boyu unutmayabilirsiniz.
Kitaptan bir alıntı:
“Sen ne garip bir çocuksun!” dedi yüksek sesle gülerek, “Sen ne
garip bir annesin.” diye geçirdim sessizce içimden.
“Beni sınırlıyorsun.” dedim birden. Annemin gülmesi durdu, babam
başını kaldırıp baktı.
12 eylül 1980’e yanbakanlar
Bu kitabın gücü, duygu çizgisinden anlatılmış olmasıdır. Duygu,
çürümenin olağanlaştırıldığı, özgürlük istencinin paranın seyrine
göre ayarlandığı dünyamızda hiçbir ideolojik sloganı kabul etmeyen
bir insaniliktir.
12 Eylül 1980’e Yanbakanlar yüzbinlerce kişinin haksızca sorgulanarak
yok edildiği bir darbeyi, çok kişiyi ilgilendiren bir yakın tarihi
anlatmasına rağmen, kitabı okuyanlar bu kitabın neden piyasada bulunamadığını,
neden hakkında hiç yazı çıkmadığını merak etmektedirler.
“İtile kakıla pazar yerine sokulduk. Yüzleri, yaklaştıkça bir belirsizleşiyor
bir netleşiyordu. Berelilerden biri arkamdan tekme atınca yere kapaklandım.
Bir kadın:
“Yapma evladım günah!” dedi. Bir adam
“Ne günahı be, asacaksın bunları bak gör o zaman!” dedi.